''Annemin arkasında artık devlet vardı, koca Fevzi Müdür candarmalarıyla yola çıkıp annemin ayaklarına gelmiş, köyde bas bas bağırarak bu köylerin sahibinin annem olduğunu söylemişti. Devletin bir müdürü, at sırtında dağ taş aşarak, başına ödül konmuş, üstüne üstlük devletin karakollarını basmış, candarmalarına meydan okumuş bir eşkıya karısının ayaklarına gitmişti. Annem büyük insandı, tek başına muacırı alıp, Deşt alayına girip, Fevzi Müdür'ün kapısına tak tak vurup içeri girmiş, müdüre, 'Fevzi Müdür, Fevzi Müdür, yaktınız, kalanları açlığa terk ettiniz devletin büyüklüğü bu mu?' demiş, böyle Fevzi Müdür'ün masasına da eliyle tak tak vurmuştu. Fevzi Müdür, 'Tamam Fecire Hatun,' demişti, 'tamam, devlet bir kusur etti.' Vermişti askeriyenin erzak deposunun anahtarını, 'Git aç' demişti, 'aç ne istersen al' demişti. Annem bir çuval ekmeği alıp Deşt'ten Dervişler'e gelinceye kadar dağıtmıştı.''
İşte anne dediğin böyle bir şey, masaya tak tak vurur, erzak deposunun anahtarını alıp ekmek çuvala doldurur, sonra önüne gelene ekmeği dağıtır. Başka nasıl büyük insan olunur?
(Alıntı, Haydar Karataş'ın Gece Kelebeği - Perperik-a Söe adlı romanından. (İletişim Yayınları))
14 Mayıs 2012 Pazartesi
3 Mayıs 2012 Perşembe
Muhafazakâr sanatçılar ve bidon kafalar.
Televizyonda Şehir Tiyatroları ve diziler ekseninde muhafazakâr sanat meselesi tartışılıyor, sadece Mesut Uçakan görmekten değil kimsenin ne demeye geldiğini bilmediği “milli değerler” lafzını duymaktan da insana gına geliyor.
Tartışmanın sanatsal tarafı zayıf tabii ki, mesele baştan ayağı siyasi. Yeni muktedirler sanat sepet işlerini sosyal demokratlara bırakır gibiydi, ama bunun gereksiz olduğunu fark ettiler. Tahmin edilmez değildi.
Lakin bu yeni kuşatma hareketinin iki büyük komik-üzücüsü var. Birincisi Muhafazakâr sanatçıların temsilcisi olarak endam gösterenlerin sığlığı. Sinemacı diye ürettiğin adam Mesut Uçakan, oyuncu diye Ahmet Yenilmez... Buyrun burdan yakın.
Ama daha beteri bu adamların iç burkan körlüğü. Halkı, halkın değerlerini, milli olanı savunduklarından pek emin duruyor, halka bidon kafa diyenlere on kaplan gücünde ders veriyorlar. Ama önerebildikleri tek şey bir daraltma-eksiltme hareketi. Dizide ayıp şeyler mi gösterilirmiş, sahnede kahramanlar içkimi içermiş bunların hepsi kalkacak milli manevi sanat kurulacak. Ne acayip ki, şimdi halka bidon kafalı muamelesi yapanın, onu anlamaz sayanın, milleti eğitilecek terbiyeye muhtaç çocuk bilenin kendileri olduğunun farkında bile değiller.
Eski kafa, yeni elitizm ve büyük Samanyolu TV estetiği. Bravo.
22 Nisan 2012 Pazar
Seni bir gün en yakının ele verirse eğer.
Seni bir gün en yakının ele verirse eğer,
öğren susmasını ve ağlamamasını.
bir kavanozun içinde mavi bir gül
yetiştir her gün daha çok yaşayan.
bir masalın ağzını kapat ve yat
geniş odalarda. bir oksijen çadırında.
ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim.
Lale Müldür
öğren susmasını ve ağlamamasını.
bir kavanozun içinde mavi bir gül
yetiştir her gün daha çok yaşayan.
bir masalın ağzını kapat ve yat
geniş odalarda. bir oksijen çadırında.
ona kötü bir şey olsun istedim.
bana aşık olsun istedim.
Lale Müldür
21 Mart 2012 Çarşamba
Ahmet Türk'ü yine dövdüler.
Ahmet Türk bir kez daha yumruklandı. Merak bu ya, açıp baktım, Zaman'ın internet sitesinde bir numaralı haber: "Emniyet'e saldıran 7 hacker tutuklandı".
Ahmet Bey'i geçen sefer yumrukladıklarında ortalık Ama'dan geçilmiyordu (bkz. burda), şimdi Ama'ya bile gerek yok, görmezden gelmenin ferahlığı var.
Biz çocukken köyler boşaltıldı, "bu çocuklar nerden geldi bizim kentin sokaklarına?" dedik, cevap verecek kimsemiz yoktu, çünkü ses yoktu. Şimdi Ahmet Bey'i bir kez daha yumrukladıklarında, adamcağızın kan basmış gözü ekranda kıpkırmızı parlıyor ama sorun değil, basıp kanalı değiştirmek var, emniyete saldıran hacker'ları filmvari operasyonlarda yakalamak, olmadı maça bağlanmak var.
Lakin anlamıyorlar, bu ince bu zarif bu narin adamlar yumruklandılarında bir yumruğun vereceği acının milyon katı acı doluyor yüreklere, bütün bahar dalları tek tek kırılıyor. Çünkü insanlar onurlarını en çok böyle adamların sabrında, tevekkülünde, masumluğunda buluyorlar, onurlarını böyle insanlarla eş sayıyorlar.
Anlamıyorlar, bu kocaya görmezden gelme, insanların onurunu ikinci kez (belki de yumruktan daha da çok) kıran çirkin umursamazlık bütün bu acıyı şiddete çevirecek enerjiyi yaratıyor.
Şimdi şiddet önerene vazgeç diyecek yüz nasıl bulunur, kardeşlik nutukları nasıl inandırıcı kılınır? Sayın İçişleri Bakanı'nın bir cevabı var mıdır acaba?
Tanrım, bu memlekete bir salıncak.
Ahmet Bey'i geçen sefer yumrukladıklarında ortalık Ama'dan geçilmiyordu (bkz. burda), şimdi Ama'ya bile gerek yok, görmezden gelmenin ferahlığı var.
Biz çocukken köyler boşaltıldı, "bu çocuklar nerden geldi bizim kentin sokaklarına?" dedik, cevap verecek kimsemiz yoktu, çünkü ses yoktu. Şimdi Ahmet Bey'i bir kez daha yumrukladıklarında, adamcağızın kan basmış gözü ekranda kıpkırmızı parlıyor ama sorun değil, basıp kanalı değiştirmek var, emniyete saldıran hacker'ları filmvari operasyonlarda yakalamak, olmadı maça bağlanmak var.
Lakin anlamıyorlar, bu ince bu zarif bu narin adamlar yumruklandılarında bir yumruğun vereceği acının milyon katı acı doluyor yüreklere, bütün bahar dalları tek tek kırılıyor. Çünkü insanlar onurlarını en çok böyle adamların sabrında, tevekkülünde, masumluğunda buluyorlar, onurlarını böyle insanlarla eş sayıyorlar.
Anlamıyorlar, bu kocaya görmezden gelme, insanların onurunu ikinci kez (belki de yumruktan daha da çok) kıran çirkin umursamazlık bütün bu acıyı şiddete çevirecek enerjiyi yaratıyor.
Şimdi şiddet önerene vazgeç diyecek yüz nasıl bulunur, kardeşlik nutukları nasıl inandırıcı kılınır? Sayın İçişleri Bakanı'nın bir cevabı var mıdır acaba?
Tanrım, bu memlekete bir salıncak.
9 Şubat 2012 Perşembe
İHL Sözlük'te İhsan Eliaçık.
İHL Sözlük'te İhsan Eliaçık hakkında yazılanlara rastladım, fena halde şaşırdım. İnternet'in Müselman gençliği hocayı giderek artan bir öfkeyle yerden yere vurmuş, sık sık bel altı çalışmış, çekinmemiş hakaret etmiş. Eliaçık'ın bu çok sesli ortamlarda eleştirilmesi elbette normal, zaten ortada eleştiri olsa şaşırmayacağım, beni şaşırtan adamın frensiz dizginsiz bir öfkeye hedef olması.
İnsan kendine sormadan edemiyor, nedir bu öfkenin kaynağı? Adam ne yapmış da bu kadar sövgünün hedefi olmuş olabilir?
Değil mi ki, Eliaçık en temelinde toplumsal adalet peşinde, eşitlik vurgusu eşitsizlik eleştirisi yapan bir tavrın savunucusu. Hepimizin gözünün önündeki ağır sınıfsal uçuruma ve istismara direnmeye ve bunun İslami kodlarını göstermeye çalışıyor. Bu tavrın İslami bilgi alanlarıyla uyumunu uyumsuzluğunu tartışıp eksiklerini yanlışlarını ortaya koyabilirsiniz. Böyle yaparsanız okuruz bilgileniriz. Ammavelakin neden cam çerçeve kıracak kadar öfkelenirsiniz? Neden ağzınıza geleni sayacak kadar haset dolarsınız? Bu tavırda edebi bir kenara bırakıp dere tepe hakaret edecek ne var?
Cevaplaması çok kolay olmasa gerek ama bu yıkıcı öfkede memleket muhafazakârlığının halet-i ruhiyesine ve bu halet-i ruhiyenin değişimine dair çok şey olduğunu düşünüyorum. Burada, istismarın ve köklü eşitsizliklerin eleştirisine mesafeli, dini ritüele indirgeyen, kul hakkını dert etmeyen bu haletin kapitalizmin yeni aletlerine uyum sağlamakta pek mahir ve pek istekli dönüşümünün kibri var.
Sen misin bu kibirle yüzleşmeye çağıran, işte böyle taşlarlar.
İnsan kendine sormadan edemiyor, nedir bu öfkenin kaynağı? Adam ne yapmış da bu kadar sövgünün hedefi olmuş olabilir?
Değil mi ki, Eliaçık en temelinde toplumsal adalet peşinde, eşitlik vurgusu eşitsizlik eleştirisi yapan bir tavrın savunucusu. Hepimizin gözünün önündeki ağır sınıfsal uçuruma ve istismara direnmeye ve bunun İslami kodlarını göstermeye çalışıyor. Bu tavrın İslami bilgi alanlarıyla uyumunu uyumsuzluğunu tartışıp eksiklerini yanlışlarını ortaya koyabilirsiniz. Böyle yaparsanız okuruz bilgileniriz. Ammavelakin neden cam çerçeve kıracak kadar öfkelenirsiniz? Neden ağzınıza geleni sayacak kadar haset dolarsınız? Bu tavırda edebi bir kenara bırakıp dere tepe hakaret edecek ne var?
Cevaplaması çok kolay olmasa gerek ama bu yıkıcı öfkede memleket muhafazakârlığının halet-i ruhiyesine ve bu halet-i ruhiyenin değişimine dair çok şey olduğunu düşünüyorum. Burada, istismarın ve köklü eşitsizliklerin eleştirisine mesafeli, dini ritüele indirgeyen, kul hakkını dert etmeyen bu haletin kapitalizmin yeni aletlerine uyum sağlamakta pek mahir ve pek istekli dönüşümünün kibri var.
Sen misin bu kibirle yüzleşmeye çağıran, işte böyle taşlarlar.
1 Şubat 2012 Çarşamba
Milli bir manyaklık.
Evet Poe aşırı yalnız biriydi ve uzaktan tilmizi Baudelaire sinizmle dolu vebalıydı. Ama Baudelaire'in Poe'yu anlamaya çalışırken Amerika'nın ruhunu bu kadar keskin görmesine ne demeli? Keskin göz mü, Amerika'nın ezeli ebedi gerçekliğinin apaçıklığı mı? Aristokrasi övgüsü ve demokrasi ürküsü arasında görünen Amerika'nın hakikati değil mi? Ve en önemlisi Amerika'nın hakikati yüzünden Poe aşırı yalnız biri değil mi?
"Okuduğum bütün belgelerin neticesinde, Poe için Birleşik Devletler'in, daha tatlı bir hava solumak için yaratılmış bir varlığın içinde ateşli sıkıntısıyla volta attığı engin bir hapishaneden -gazla aydınlatılan bir kâbustan başka bir şey olmadığı- ve onun iç, ruhsal yaşamının (...) bu düşman atmosferin etkisinden kaçmaya yönelik sürekli bir çabadan başka bir şey olmadığı inancına vardım. Demokratik toplumlarda kamuoyu acımasız bir diktatördür. (...) Dinsiz özgürlük sevgisinden yeni bir tiranlığın, hayvanların tiranlığının ya da ateşli duyarsızlığıyla Juggernaut'a benzeyen bir hayvanokrasinin doğduğu söylenebilir. (...) Zaman ve paranın burada büyük değeri vardir. Milli bir manyaklık noktasına getirilinceye kadar fazlasıyla vurgulanan maddi etkinlik, onların zihinlerinde bu dünyadan olmayan şeyler için çok az yer bırakır. Doğuştan aristokrasiye sahip olmamanın ülkesi için büyük talihsizlik olduğuna inanan Poe, aristokrasisiz bir halkın içinde 'güzel' kültünün sadece yozlaşacağı, küçüleceği ve kaybolacağına inanan; yurttaşlarını, bütün o pahalı ve sahte lükslere bulanmış, sonradan görmelere has zevksizliğin bütün belirtilerini sergileyen yurttaşlarını suçlayan, ilerlemeyi, o büyük modern düşünceyi budalaların aptal hayali sayan Poe, aşırı yalnız biriydi."
(Akt. Matei Calinescu. Modernliğin Beş Yüzü. Çev. Sabri Gürses. Küre Yayınları. s. 61)
"Okuduğum bütün belgelerin neticesinde, Poe için Birleşik Devletler'in, daha tatlı bir hava solumak için yaratılmış bir varlığın içinde ateşli sıkıntısıyla volta attığı engin bir hapishaneden -gazla aydınlatılan bir kâbustan başka bir şey olmadığı- ve onun iç, ruhsal yaşamının (...) bu düşman atmosferin etkisinden kaçmaya yönelik sürekli bir çabadan başka bir şey olmadığı inancına vardım. Demokratik toplumlarda kamuoyu acımasız bir diktatördür. (...) Dinsiz özgürlük sevgisinden yeni bir tiranlığın, hayvanların tiranlığının ya da ateşli duyarsızlığıyla Juggernaut'a benzeyen bir hayvanokrasinin doğduğu söylenebilir. (...) Zaman ve paranın burada büyük değeri vardir. Milli bir manyaklık noktasına getirilinceye kadar fazlasıyla vurgulanan maddi etkinlik, onların zihinlerinde bu dünyadan olmayan şeyler için çok az yer bırakır. Doğuştan aristokrasiye sahip olmamanın ülkesi için büyük talihsizlik olduğuna inanan Poe, aristokrasisiz bir halkın içinde 'güzel' kültünün sadece yozlaşacağı, küçüleceği ve kaybolacağına inanan; yurttaşlarını, bütün o pahalı ve sahte lükslere bulanmış, sonradan görmelere has zevksizliğin bütün belirtilerini sergileyen yurttaşlarını suçlayan, ilerlemeyi, o büyük modern düşünceyi budalaların aptal hayali sayan Poe, aşırı yalnız biriydi."
(Akt. Matei Calinescu. Modernliğin Beş Yüzü. Çev. Sabri Gürses. Küre Yayınları. s. 61)
26 Ocak 2012 Perşembe
Kaypaktır pişmanlık.
Bir İsrailli psikanalist "Almanlar soykırımdan ötürü Yahudileri asla affetmeyecektir" demiş, yarayı tersten dikizle apaçık etmiş. Travmanın yaratıcısının travmadan bağımsız olduğunu düşünmek zaten abes, esas onun kurbanına öfkesinin daim olduğunu görmek gerekiyor.
Pişmanlık sadece naif değil biraz kaypak bir sözcük de demek ki. En çok bir yılma-yorulma halini anlatıyor. Zaten, güç ondayken zalim pişmanlıktan çok unutmaya eğilimli. Unutmak iktidarın, pişmanlık zayıflığın dili.
Bir zamanlar hukuk'a inanırken pişmanlık'a inanmak da mümkündü.
(Ne yani? Bu sabah sinizmlerinin bir anlamı olmalı.)
Pişmanlık sadece naif değil biraz kaypak bir sözcük de demek ki. En çok bir yılma-yorulma halini anlatıyor. Zaten, güç ondayken zalim pişmanlıktan çok unutmaya eğilimli. Unutmak iktidarın, pişmanlık zayıflığın dili.
Bir zamanlar hukuk'a inanırken pişmanlık'a inanmak da mümkündü.
(Ne yani? Bu sabah sinizmlerinin bir anlamı olmalı.)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
